Annelerimizden Anneliği Öğrendik, Zamanın Kurbanı Olduk
“Anneeeee su salla.”
“Anneeeee salçalı ekmek salla.”
“Anneeeee piknik yapacağız paspas at.”
“Anneeeee dondurmacı geçiyor para at.”
“Hadi bakkala gidelim leblebi tozu, üstünde arı maya olan kokulu silgi, kızkaçıran, çatapat, gofret alalım, deftere yazdırırız ????.”
Diyerek büyüyen çocuklardık.
Okula yürüyerek gider, tuvaletlerdeki lavabo musluklarına ağızlarımızı dayayarak su içer, okul önüne gelen her türlü satıcıdan paramız yettiğince bir şeyler alır, yer içerdik.
Annemiz evde yoksa komşuya gider hatta komşunun bir odasına kıvrılır uyurduk korkusuzca.
Sebzeyi meyveyi doya doya yerdik ama en güzel en kokulu salatalığı 23 Nisan’da yerdik. Çünkü stadyumlarda kutlanan bayram şenliklerinde kese kağıdında satılırdı “Turfanda Salatalık” ve biraz pahalı olurdu aynen erik gibi. Bu nedenle Pazar tezgahı salatalıkla dolana kadar sokakta salatalık yenmezdi çünkü alamayana kokusu gider, canı çeksin istenmezdi.
Bisiklete biner düşe kalka başka mahallelere keşfe çıkar, bahçe duvarlarına tırmanır dallardan meyve aşırır, çamurdan beşikler çaydanlıklar yapar akşam ezanı okunduğunda eve kirimizden korkarak ama hep sağ salim dönerdik.
Siyah önlük giyer beyaz yakalık takardık sadece ayakkabılarımız farklı olurdu. Onları da ilk gün şımararak giyer ya da utanarak saklardık ayakkabılarımız ama sonrasında her şey gibi onları da normalleştirirdik.
Tırnak ve yakalık kontrolü olurdu her pazartesi ilk derste, erkek çocukların saçları aralarına sokulan parmakları geçmeyecek kadar kısa kızların saçı derli toplu olmalıydı, ilkokuldan liseye kadar.
Kızılay’a yardım için eve zarf gönderilir ve zarfa konan paranın miktarını kimse bilmezdi, zaten ayıptı para miktarı hiçbir zaman söylenmezdi.
Okullarda hademelerimiz vardı ve sobalı sınıflar sıcak, tuvaletler temiz olurdu.
Anne babalarımız bir bizi okula yazdırırken bir de veli toplantılarında okulun yolunu tutarlardı. Öyle okula öğretmen teftiş etmeye, kavga ettiğimiz arkadaşımızın kulağına çekmeye gelen olmazdı. Zaten kavgada evde anlatılmazdı bir posta da evde dayak yememek adına.
Şehrin bir ucundan bir ucuna okula yürünürdü, yağmurda, sıcakta, soğukta sabahın ilk saatlerinde ve kışın erken çöken karanlığında hep yürünürdü ve eve hep sağ salim varılırdı.
Bir de hiç birimiz yarış atı değildik.
Çalışkandık, tembeldik, büyük adam olacak çocuktuk, bundan bir şey olmaz denilen çocuktuk ama hep çocuktuk ve her zaman yerimizi sınırımızı bilirdik.
Lahanayı, ıspanağı, portakalı, evde hasta varsa geçmiş olsun diye getirilen yada yılbaşı diye alınan muzu kışın; domatesi, salatalığı, patlıcanı, üzümü, karpuzu, fasulyeyi yazın yerdik.
Bir de yazın komşuların sokağa kurulan kazanlarda sırayla yaptıkları salçaların, kuşburnu marmelatlarının başında bekler kavanozlara konurken uzattığımız ekmeklere sürdürür yerdik.
Televizyon izlerdik ve ne izlediğimizi kimse kontrol etmek araştırmak zorunda kalmazdı. Pazar sabahları kovboy filmleri, Bizimkiler, Şahane Pazar’lar, Uçan Kaz, tekerlekli sandalyesinde hayallerini yaşayan Klementin izlerdik.
Hepimiz sağlıklı, mutlu, anne terliğine öğretmen cetveline, yırtık ayakkabıya, üst sınıftan kalan kitaba, her türlü yokluğa ve yoksunluğa rağmen doya doya yaşayarak büyüyen çocuklardık.
Büyüdük ve anne baba olduk.
Çocukları okula varsa arabayla servisle yoksa elini tutarak götürür olmuştuk.
Tırnaklar kontrolden çıkmıştı ve çantalara mataralar eklenmişti. Zaten okulları da artık ya anneler temizliyordu yada anne babaların tuttuğu görevliler.
Öğretmen disiplini kalkmıştı. Çünkü evde her türlü şımartılan, hiçbir eksikliğiyle yüzleştirilmeyen çocuğunun okulda gerçeklerle karşılaşmasını kabullenemeyen veliler için artık CİMER vardı ve sonuç olarak disiplinin yokluğunu fırsat bilen saygısızlık tavan yaptı.
Okulda öğretmene, evde anne babaya, toplumda büyüğe saygısızlık yapmak, sokak hayvanlarına eziyet etmek, ağaçlara zarar vermek büyüklük göstergesi oldu.
Yarış atına dönmüş çocuklara jokeylik yapan sistemler, kupon oynamış yarış severler misali “koş koş” diyen veliler bir yanda restleşirken diğer yanda “benim evladım en iyisine layık” egosu ile çocuğunu okula pazarda marka vitrini gibi gönderen veliler vardı.
Artık çocuklar yoktu çünkü tüm kızlar prenses yada sultan, tüm erkekler han yada hakan olmuştu ve herkesin çocuğu kesinlikle özel yeteneklere, yüksek zekaya, mükemmel DNA’ya sahipti.
İstediği çocuğa dokunabilir zorbalık yapabilir ama nedense O DOKUNULMAZ olurdu!
Paylaşmak, empati kurmak, destek olmak sadece masallarda kalmış, masallar da tozlu raflardaki kitaplarda.
Kitapların yerini; kare kafalı dijital oyunlar, yapay seslendirmeli ve içeriği denetlenmeyen milyonlarca kez izlenen videolar, akşamları aileyle izlenen mafya dizileri, korku filmleri ya da kazanmak için onursuzca mücadeleye girişen evli çiftlerin yarıştığı programlar aldı.
Elimizdeki çakı ve çivilerle çamura saplama oynayarak büyüyen bizler ebeveyn olduğumuzda çocuklarımızın eline yağ bıçağı bile vermezken çocuklarımızın bıçaklanarak katledilmelerine şahit olur olduk.
El bebek gül bebek büyüttüğümüz çocuklarımız diğer ebeveynlerin yapar benim aslanım diyerek büyüttüklerinin zorbalıkları ile imtihan edilir oldu.
Komşularımız güvensiz, okul çalışanı güvensiz, arkadaşının ailesi güvensiz, market çalışanı güvensizdi artık.
Her daim göz önünde olmalıydı çocuk.
Evi süpürecem diyerek sokağa gönderilen çocuklardan çocuklarını eve kapatan ailelere dönüşmüştük.
Ispanağı pırasayı sirkeli karbonatlı sularla yıkayan, pazar pazar ata tohumu domates salatalık arayan, çilek yedirmeye korkan, marketten alınan ürünlerin içeriğini okuyan yetmedi evde üretime geçen ebeveynler olduk.
Annelerimizden anneliği öğrendik de zamanın kurbanı olduk.
Bizler yoksullukla ve yoksunlukla ama korkmadan büyütüldük
Bizler varlıkla ve fırsatlarla ama korkarak büyütür olduk.
Dünden kalan her şeyi, yarınlara kötülerden eleyerek taşıyabilme umuduyla…