Babasız geçen 14 yıl
Bazı tarihler vardır; insanın hayatını ikiye böler. Öncesi ve sonrası diye… 13 Nisan 2012 de benim için işte böyle bir gün.
O sabah her şey sıradandı aslında. Saat henüz altıydı. Ben aceleyle bir programa yetişme telaşındaydım. Annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Babam ise henüz uyanmamıştı. Günlük hayatın o alışıldık koşuşturması… İnsan, en büyük kırılmaların böylesine sıradan anların içine gizlendiğini nereden bilebilir?
Saat 08.30 civarında gelen haberle dünya bir anda yerinden oynadı. Babam rahatsızlanmış, hastaneye kaldırılmıştı. Koşarak yetiştim. Onu kucağımda hasta yatağına yatırdım. Doktorlara teslim ettim. İçimde garip bir umut vardı; “Babamdır, dayanır” diyordum. Ama olmadı… Kurtarılamadı.
O gün sadece bir baba kaybetmedim. Bir dönemi, bir sesi, bir gölgeyi, bir güveni kaybettim.
Babam… Okuma yazması yoktu belki ama hayatı okumayı herkesten iyi bilirdi. İş yerinde sevilen, sözü dinlenen bir işçiydi. Temsilciydi. İnsanların derdiyle dertlenir, çözüm bulmadan rahat etmezdi. Onu tanıyan herkesin zihninde ayrı bir yeri vardı.
İzmit Tren Garı’nda “Afyonlu Muharrem” olarak bilinir, öyle anılırdı. Kendine has şivesi, kızdığında savurduğu sözler… Hatta sırf onu kızdırıp dinlemek için gelenler olurdu. Ama o sözlerin ardında kocaman bir yürek vardı.
İleri görüşlüydü. Zor zamanların insanıydı. 12 Eylül’ün o karanlık günlerinde tek derdi “çocuğuma bir şey olmasın” dı. Beni gözünün önünden ayırmazdı. O tren garında çalışırken ben de yanı başında ayakkabı boyardım. Belki yoksulluktu ama aynı zamanda hayata birlikte tutunmaktı.
Çalışmak onun için sadece bir zorunluluk değil, bir yaşam biçimiydi. Bir saat boş duramazdı. Emekli oldu, dinlenmedi. Bu kez Köseköy’de, tren istasyonu inşaatında çıktı karşımıza. Depo ondan sorulurdu. Çünkü o, bulunduğu yeri sahiplenirdi.
Aradan 14 yıl geçti.
Ama hâlâ çarşıda, pazarda biri çıkıp “Sen Afyonlu Muharrem’in oğlu değil misin?” diye soruyor. İşte o an anlıyorum; bazı insanlar sadece yaşamaz, iz bırakır.
Dürüst olmak gerekirse… Çok anlaşamazdık. Farklı dünyaların insanlarıydık belki. Onun benim için kurduğu hayaller başkaydı, benim yürüdüğüm yol başka. Ama bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki; bana bıraktığı en büyük miras bir meslek ya da mal mülk değil… Bir isim. Bir itibar. Bir hatıra.
Hangi şartlarda yaptığını düşündüğüm o evde hâlâ oturuyorsak, bu onun alın terinin eseridir.
Bazı yokluklar zamanla hafifler derler. Doğru değil. Sadece insan alışmayı öğreniyor. Babasız geçen 14 yıl, aslında her gün biraz daha büyüyen bir özlem demek.
Bugün hâlâ bir karar alırken, bir zorlukla karşılaşırken içimden şu geçiyor: “Babam olsaydı ne derdi?”
Cevabını tam olarak bilemesem de şunu biliyorum: O hep çalış derdi. Dik dur derdi. Kimseye eyvallah etme derdi.
Ben de öyle yapmaya çalışıyorum.
Onu rahmetle, minnetle ve hiç dinmeyen bir özlemle anıyorum…
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- MHP’de yaşananların nedenini açıklıyorum 14 Nisan 2026 Salı
- Teşekkürler Sayın Valim 09 Nisan 2026 Perşembe
- Yolumuz uzun, kalemimiz güçlü olsun! 08 Nisan 2026 Çarşamba
- Yanlış görürsem asla affetmem 07 Nisan 2026 Salı