Bu kentin hafızası var… Ama kimliği yok
Yüzyıllar boyunca medeniyetlerin uğrak noktası olmuş, başkentlik görmüş, kıtaları birbirine bağlayan bu şehir; bugün kendiyle çelişen bir görüntünün içinde kayboluyor. Bir yanda tarih kokan sokaklar, diğer yanda rastgele savrulmuş beton yığınları… Aynı caddede geçmişin zarafetiyle bugünün hoyratlığı yan yana duruyor.
Sorun yeni değil. Son 70–80 yılın hikâyesi bu: plansız büyüme, kontrolsüz sanayileşme ve “günü kurtarma” anlayışı. Fabrikalar yükselmiş, ardından çevreye verdikleri zarar anlaşılınca bir kısmı kapanmış. Ama geride bıraktıkları tahribat kolay silinmemiş. Körfez hâlâ bunun en somut örneği. Dev projelerle temizlenmeye çalışılıyor, evet… Ama asıl mesele kirlenmeden önce durdurulamamış olması.
Bugün yukarıdan bakıldığında—gerçekten bir helikopterle bakın—ortaya çıkan manzara çarpıcı değil, ürkütücü. Ne bir bütünlük var ne bir estetik dil. Renkler uyumsuz, yapılar birbirine yabancı, sokaklar yönsüz. Her bina kendi başına bir karar, her mahalle kendi kaderine terk edilmiş.
Oysa bir şehir sadece binalardan ibaret değildir. Bir şehir bir fikirdir. Bir karakterdir. Bir duruştur.
Ve bu kent… hâlâ ne olmak istediğine karar vermiş değil.
Geçmişle hesaplaşmak kolay. Asıl zor olan geleceği kurmak. Ama artık başka seçenek yok. Bu şehir ya kendine bir kimlik inşa edecek ya da bu karmaşanın içinde silikleşmeye devam edecek.
Ne yapılmalı?
Öncelikle cesaret gerekiyor. Radikal ama akılcı kararlar.
Üç ya da dört ana mimari yaklaşım belirlenmeli. Yeni yapılacak her bina bu çerçevede şekillenmeli. “İsteyen istediğini yapar” dönemi kapanmalı. Bu bir özgürlük meselesi değil, bir şehir kültürü meselesidir.
Renkler bile rastgele olmamalı. Evet, bir kentin rengi olur. İnsan o kente baktığında tanır. Akılda kalır. Kimlik dediğimiz şey tam da budur.
Semboller… Bu şehir bir bitkiyle, bir ağaçla, bir meyveyle anılabilir. Neden olmasın? Dünyada bunun sayısız örneği var. Küçük gibi görünen bu detaylar, aslında aidiyet duygusunu inşa eder.
Ve en önemlisi: Bu iş sadece belediyelerin omzuna bırakılmamalı. Mimarlar, şehir plancıları, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları… Herkes bu sürecin parçası olmalı. Yarışmalar düzenlenmeli. Fikirler tartışılmalı. Ortak akıl oluşturulmalı.
Çünkü şehir dediğimiz şey, ortak bir hayalin somut halidir.
Bugün tramvay yolunda yürürken o tarihi binalara imreniyoruz. Çünkü onlar bir dönemin vizyonuyla yapılmış. Bir anlayışın ürünü. Yanındaki yeni yapılar ise çoğu zaman sadece “yapılmış olmak için yapılmış.”
Aradaki fark tam olarak bu.
Biz geçmişin mirasına hayranlık duyuyoruz ama kendi geleceğimize miras bırakacak bir şey üretmekte zorlanıyoruz.
Oysa hâlâ geç değil.
Bu şehir yeniden kendini tanımlayabilir. Bir dil oluşturabilir. Bir karakter kazanabilir.
Ama bunun için önce şu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor:
Bu kent bugüne kadar plansız büyüdü.
Ve eğer şimdi planlamazsak, yarın çok daha ağır bir bedel ödeyeceğiz.
Artık günü kurtarma devri bitmeli.
Geleceği kurma zamanı.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Derince’de Şeffaflığın Sahadaki Karşılığı 15 Mayıs 2026 Cuma
- Hastane Odasında Siyaset Olmaz 13 Mayıs 2026 Çarşamba
- Körfezi en iyi ben bilirim, değişimin şahidiyim… 12 Mayıs 2026 Salı
- CHP İstifaları Fırsata Çevirmeli 09 Mayıs 2026 Cumartesi
- Bürokrasi Hazretleri: Dijital Çağda "Evrak" Fetişizmi 07 Mayıs 2026 Perşembe
- Tabela Çöplüğü 04 Mayıs 2026 Pazartesi
- Kocaeli’de izah edilemeyen parçalanmışlık 29 Nisan 2026 Çarşamba
- Meslek geçmişimde kısa bir yolculuk 27 Nisan 2026 Pazartesi
- Kartepe Meydanına Şükrü Karabalık'ın adı verilmeli 23 Nisan 2026 Perşembe
- İcraat Var, Gürültüye Gerek Yok 20 Nisan 2026 Pazartesi